Türkiye’de Sivil Toplum Kuruluşları

Dernek-Danismanligi-0015

STK’lar dünyada önem kazanırken Türkiye’nin bu gelişmelerden etkilenmemesi mümkün değildir. Bu sebeple Türkiye’de de STK’lar her geçen gün artan bir şekilde önem kazanmaktadır.

Türkiye’de sivil toplum, tarihsel çerçevede vakıf gibi bir geçmişe sahip olsa da, Batılı anlamda sivil toplum olgusu, henüz yeni sayılabilecek durumdadır (Çaha 2006).

Türkiye’de, STK ile ilgili olarak, devlet dışı ve gönüllü örgütlenme anlamında eski uygulamalar ve geleneklerin var oluşu doğaldır. Ancak bugünkü fonksiyonu ile Türkiye’de sivil toplum olgusu yeni ve az gelişmiştir (Mağa 2001: 8).

Eskiden güçlü bir şekilde var olan, ancak, zamanla yozlaşması engellenemeyen vakıf müesseseleri, aksini savunanlar olsa da (Gönenç 2001; Şeker 2004; Çaha 2000) aslında birer sivil örgüttür. Ancak zamanla kaynak probleminin had safhaya ulaşması ile kendini çağın şartlarına uyduramaması ile bugünkü Batılı anlamda STK’lar ile ilgisi olmayan bir yapı kazanmıştır. Zaten çağdaş yapıya sahip olmayıp var olan geleneğin de kaybolması ile, halkın çeşitli sosyal, siyasal ve ekonomik alanlarda aktif katılımlarını ortaya koyabilecekleri platformlara sahip olma imkânları da kalmamıştır. Bu anlamda, Türkiye’de kamunun aktif katılımıyla faaliyet gerçekleştirme krizi ortaya çıkmıştır ve bahsedilen bu kriz canlılığını sürdürmektedir.

Küreselleşme ile birlikte meydana gelen ya da güçlenen neo-liberal ideoloji, devletin pek çok alandaki işlevini STK’lara devreden bir anlayışa sahip olmaktadır. Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik de dahil, pek çok alanda, devlet görevini STK’lara ya da piyasaya bırakmaktadır (Avrupa Birliği, Devlet ve STK’lar 2001: 15-16).

Türkiye’nin de neo-liberal düşünce akımından etkilendiği ve bu hareketin büyüsüne kapıldığını söyleyebilmek mümkündür. Söz konusu düşünce, önce zihniyet değişimi yapabilmek için ve fikirlere hâkim olabilmek için çeşitli dernek, vakıf, birlik v.s. topluluk ve grup örgütlenmelerini oluşturmaktadır. Sivil örgütlenme, adı verilen bu yeni yönetim ve inisiyatif ele geçirme metodunun öncüleri “Liberal Düşünce Topluluğu (LDT)” adıyla karşımıza çıkmaktadır. Bu topluluğun mensuplarının aşağıdaki ifadeleri çalışma şekillerini çok net bir biçimde ortaya koymaktadır:

“LDT’ndaki genel kanaat şudur: Fikir hareketleri siyasî hareketlerden çok daha önemlidir. Çünkü uzun vadede kazanan veya kaybeden fikirler olmaktadır. Dünya fikirlerin üzerinde dönmektedir. Eğer iktidara hakim olmak istiyorsanız, önce fikir dünyasına hakim olmalısınız. Ondan sonra gerisi kendiliğinden gelecektir.” (Yayla 2006).

Neo-liberal anlayışlar, burada gösterilen amaç doğrultusunda, her faaliyet alanında, etkinliğini sürdürerek fikirlere hâkim olmaya çalışmaktadır.

Neo-liberal olsun veya olmasın Türkiye’de sivil inisiyatifi temsil eden hareketler çerçevesinde değerlendirilebilecek pek çok STK mevcuttur. Bunları aşağıdaki gibi gruplandırmak mümkündür (AB Uyum Süreci ve STK’lar 2004: 39):

“1.Ticaret birlikleri, 2. Sendikalar, 3. İşveren kuruluşları/profesyonel federasyonlar, 4. Hükümet dışı kuruluşlar (NGO) 5. Hizmet ve üretim birlikleri, 6. Yerel idarelerin birlikleri, 7. Politik ilgi grupları, 8. Dinsel ilgi grupları, 9. Diğer gruplar”

Yukarıdaki STK gruplarını temsilen pek çok dernek, vakıf ve birlik mevcuttur. Söz konusu STK’ların en etkili ve güçlüleri neo-liberal çerçevede değerlendirilebilecek iş adamları dernekleri (TUSĐAD, MUSĐAD v.s.), vakıflar (TESEV, TEMA Vakfı, TEV v.s.), birlikler (TOBB), sanayi ve ticaret odaları (ĐSO, ĐTO v.s.). Özellikle, AB süreci ile birlikte, neoliberalist STK’ların çalışması yoğunlukla AB lehine kamuoyu oluşturma ve toplumun yönlendirilmesinden ibaret olmuştur.

Türkiye’de, 1980’li yıllardan itibaren tesis edilen sivil toplum kuruluşlarının en başta gelenleri çevreci gruplar (Türkiye Tabiatını Koruma Derneği, Doğal Hayatı Koruma Derneği, Türkiye Çevre Sorunları Vakfı, TEMA), kadın dernekleri (Seküler feminizm ve Đslâmî kadın hareketi temsilcileri), Alevî grupları (Cem Vakfı, Pir Sultan Abdal Derneği, Hacı Bektaş Veli Dernek ve Vakıfları), Güneydoğu meselesine Kürt etnik talepleri çerçevesinde reçete sunan dernek ve kuruluşlar, insan hakları ile ilgili faaliyet gösteren dernekler (Đnsan Hakları Derneği, Mazlum-Der v.s.), Liberal düşünce Topluluğu (Çaha 2003: 262-275). Bunlardan başka, sivil Đslâmî gruplar çerçevesinde değerlendirilebilecek Đslâmî cemaat dernek ve vakıfları bir başka grup sivil toplum örgütlerini temsil etmektedirler (Çaha 2003: 275-293). Ayrıca, Atatürkçü Düşünce Derneği, Ülkü Ocakları, Vatanseverler Güç Birliği, Đstek Vakfı v.s. gibi yukarıdaki STK’’lardan farklı hedef etrafında birleşen STK’lardan da bahsedilebilir.

Sivil toplum örgütleri, başka bir söyleniş ile hem dünyanın kapitalist-emperyalist metropollerinde hem de Türkiye’de burjuvazinin hizmetindedir (Maga, 2001: 15). Dünyada ve Türkiye’de faaliyetlerde belirleyici olan bu olmaktadır. Dünyanın gelişmiş toplumlarında, bu anlamda, halk kesimlerine STK’ların daha etkin ve yaygın bir şekilde inebilmesi mümkün olabilmektedir. Ancak, Türkiye’de STK’ların tabana inme ve halka dahil olma sorunu olduğundan, doğal olarak, halkın geniş katılımını ve ilgisini çekme sorunları vardır (Projeler, Projecilik ve Sivil Toplum Kuruluşları 2003: 3).

Ali Yaşar Sarıbay’a göre, Türkiye’de sivil toplum anlayışı, Türk Osmanlı anlayışındaki “Devlet” sözcüğünün en büyük saadet olduğu fikrinden bugünlerdeki kullanımına gelmiştir. Bireyselliğin kınanıp tek düzeliğin revaçta olduğu devletçilikten sivil toplumculuğa geçiş bu süreçte sağlanmıştır (Sarıbay 1998: 106).

STK’lar, küreselleşmenin önemli aktörlerinden birisi olduğundan küresel güçler tarafından çok ciddi bir şekilde kullanılan araçların başında gelmektedir. Küresel güçlerin, küreselleşmenin alanını genişletme çabalarında hedef ülke olarak gördükleri ülkelere, uyguladıkları psikolojik harekâtta başarılı bir şekilde kullanılmışlardır. Sırp lider Miloseviç’in rejiminin yıkılması, Gürcistan-Ukrayna-Kırgızistan’daki kadife devrimler bunlara verilebilecek örneklerdir. Bu şekilde kullanılan psikolojik bir harekât, hem ahlâkî olarak değerlendirilmekte hem de uluslararası meşruiyet açısından olumlu karşılanabilmektedir. Büyük Batılı devletlerin çok uluslu şirketleri ve etkili oldukları uluslar üstü organizasyonları, hedef seçilen ülkede STK’lar oluşturmakta ya da mevcutları kendine göre geliştirebilmektedir. Bu STK’ların üyeleri, kamuoyu odakları ve medya mensupları harekâtı hazırlayan ülkede eğitilip; harekâtı demokrasi, insan hakları, sivil toplum, ekonomik gelişme konularında sloganlardan oluşan ve hemen her hedef ülkede tekrarlanan bir söylemle yürütmektedir (Aktan G, 2005: 1). Bu hususun Türkiye’nin hedef ülke olması ile ilgili en önemli örneği ise, AB’nin Kıbrıs, Güneydoğu ve Ermeni meselesi ile ilgili yaklaşımları ile bu yaklaşıma karşı millî direnç gösteren kitle ve grupları statükocu, antidemokratik ve neo-faşit olarak aşağılayıcı bir üslûpla eleştiren siyaset, medya, akademi grupları ve bu grupların tesis ettikleri STK’lar dikkat çekmektedir.

Ayrıca, Türkiye’deki çeşitli çevre olayları ile ilgili olarak tesis edilmiş olan STK’ların eleştirilebilecek yönleri bulunmaktadır. Türkiye’deki çevre örgütlerinin Türkiye’ye has çevre sorunlarının takdiminde ve bu sorunların çözüm taleplerinde sıkıntılı oldukları söylenebilir. Türkiye’de çevre ile ilgili olarak tesis edilmiş olan sivil yapılanmalar, ya politika oluşturmakta etkisiz kalabilmekte ya da ülke gerçeklerinden uzak çözüm talepleriyle dikkat çekmektedirler. Özellikle, Türkiye’nin artan enerji ihtiyacı talebi karşısında yürütmek durumunda oldukları politikalara karşı eylem oluştururken, Türkiye gerçeklerini doğru okumaktan uzak bir görüntü sergilemektedirler. Gökova Körfezi, Akkuyu Nükleer Santrali, Bergama Altın Madenleri gibi öne çıkan birkaç önemli örnek olay sivil örgütlenmelerin aleyhte tutum sergilerken ülke gerçeklerinden uzak görüntü sergilemeleri, bunu, bize daha doğru bir biçimde anlatabilmektedir (Talas-Koc 2007: 2-3). Buradaki tutumun, Türkiye’nin enerji yoksunu olması ve bu yoksunluğunun devam ettirilmesinin Türkiye’ye kaybettirecekleri bağlamında düşünülmesinin daha gerçekçi bir politika olacağını söyleyebilmek mümkündür.

 

Kaynak: Doç. Dr. Mustafa Talas – DergiPark